NEDEN FAKİRLEŞİYORUZ? NASIL ZENGİNLEŞİRİZ?

NEDEN FAKİRLEŞİYORUZ? NASIL ZENGİNLEŞİRİZ?

Türkiye’de kişi başına düşen milli gelirin 12.582 dolar olduğu 2013 yılından bu yana, özellikle de 2018’den günümüze kadar olan süreçte ülke olarak fakirleşiyoruz. İnsanlar nazarında bu ifade bir delile ihtiyaç duyulmayacak kadar berrak olsa da delil sadedinde şunları zikredebiliriz: Kişi başı düşen milli gelirin azalması, enflasyon patlaması, on-yirmi katına çıkan kiralar ve barınma sorunları, ülkedeki ortalama ücretin her geçen gün asgari ücrete yaklaşması ve Avrupa ülkeleri arasında gelir dağılımı adaletsizliğinde ilk 3’e girmemiz. Aynı zamanda TÜİK tarafından yayımlanan Maddi ve Sosyal Yoksunluk Oranı da ülkemizin fakirleştiğini göstermektedir.

Gösterge (TÜİK Yaşam Koşulları 2023 YILI)Nüfusun Oranı
İki günde bir et, tavuk veya balık içeren yemek masrafını karşılayamayanlar~%38 – %40
Beklenmedik acil harcamaları (örneğin ani bir sağlık/tamir masrafı) karşılayamayanlar~%60 – %65
Evden uzakta bir haftalık yıllık tatil masrafını karşılayamayanlar~%55 – %60
Konut masrafları (kira, fatura, aidat) hane gelirine çok ağır yük getirenler~%60+
Eski mobilyalarını veya giysilerini yenileyemeyenler~%45 – %50

2023 yılına ait bu verilere günümüzde beşer puan daha eklenmiş olması muhtemeldir.

1. NEDEN FAKİRLEŞİYORUZ?

Bir ülke için fakirleşmenin onlarca hatta belki yüzlerce sebebi olabilir. Bunların hepsine vakıf olmadığım gerçeğini öncelikle ifade edeyim. Ancak söyleyeceğim konuların fakirleşmemizin önde gelen sebeplerinden ve sistemin bozukluğu kaynaklı olduğuna kaniyim. Sistem bozukluğu ile şunu kastediyorum: Mesela insanların büyük çoğunluğu fakirleşmeyi siyasilerin hırsızlığına bağlar. Bu sistemsel (külli) bir problem değil, şahsi (cüzi) problemdir. Yani çalanın yerine çalmayan gelirse ekonomi düzelir. Benim bahsetmeye çalışacağım konular ise başa kim gelirse gelsin; sistem böyle oldukça düzelmeyecek olan konulardır.

1.A. %350’ye Varan Fiili Bağımlılık Oranımız

Bağımlılık Oranı (Dependency Ratio), bir ekonomide fiilen çalışan ve değer üreten nüfusun, sırtında taşımak zorunda olduğu tüketici kitleye (çocuklar, yaşlılar ve çalışmayanlar) olan oranını gösteren iktisadi göstergedir. Bu göstergede çalışan ve değer üreten nüfusa memurlar da dâhil ediliyor. Hâlbuki memurların faaliyetleri net fon sağlayıcı faaliyetler değildir. Polis, asker, öğretmen, savcı, hakim, hemşire, doktor, vergi memuru, SGK memuru, TBMM personeli gibi memur sınıfında olan insanların ekonomiye olan katkısı; aktif fon sağlayıcılarına hizmet şeklinde gerçekleşir. Gerçek anlamda değer üreten, para kazanan kesim işçi ve esnaftır. Memurlar bu sınıfların ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle dolaylı yoldan ekonomiye katkı sağlar. Mesela üretilen masa, bilgisayar, pencere, çip, araba, mobilya v.s. gibi hem ülke içinde kullanılan hem de dışarı satılan malların tamamı fabrika ve atölyelerde işçilerin emekleriyle üretilmektedir. Bir polis, savcı yahut öğretmenin yaptığı iş, ülkenin toplam gelirine herhangi bir katkı sağlamamaktadır. Dolayısıyla memurları da değer üreten kısmında değil, sırtta taşınan kısımda değerlendirmek daha doğru netice verecektir. Başlıkta yazdığım Fiili Bağımlılık Oranı ile kastettiğim memurların da dışarıda bırakılmasıyla ulaşılan sonuçtur.

%350’ye varan fiili bağımlılık oranı şu demektir: Ülkemizde özel sektörde çalışan işçi sayısı, esnaf sayısı ve çiftçi sayısının toplamı 19 milyondur. Bu kesim para eden şeyler üreten, doğrudan aktife katkı sağlayan kesimdir. Yani bizim ülkemizde üretilen mal ve hizmetin neredeyse tamamı bu 19 milyon kişinin alın teridir. Bu grubun kazancını paylaşan kesim:

16,5 milyon emekli,

5,2 milyon memur,

23,5 milyon öğrenci,

5,5 milyon çocuk,

15,8 milyon ev hanımı, işsiz yahut herhangi bir sebeple çalışmayan kişiden oluşmaktadır. Bu grupların toplamı yaklaşık 66,5 milyon kişidir. Yani 19 milyon kişinin kazandığını 85,5 milyon kişi tüketmektedir. Bu da bir kişinin 3,5 kişiyi hatta kendisiyle beraber 4,5 kişiyi finanse etmek zorunda olduğunu bize göstermektedir. Bizde yüzde 350 olan bağımlılık oranı Almanya’da sadece yüzde 110’dur. Dolayısıyla bizim mevcut durum devam ederken zenginleşmemiz, gökten altın yağması yahut yerden altın çıkması gibi harikulade olaylar olmaksızın imkânsızdır.[1]

1.B. Neredeyse 1:1 Olan Net Aktif/Pasif Oranı

Türkiye’de gelir üreten kişi sayısının 19 milyon olduğunu beyan etmiştik. Bu kişiler SGK’yı finanse etmekte; hem ülkenin tamamının sağlık harcamaları hem de emekli maaşları buradan karşılanmaktadır. Yani karşılanması gerekmektedir. Hâlbuki ülkedeki emekli sayısı 16,5 milyon kişiye ulaşmıştır. Bu da neredeyse her bir çalışanın bir emekliyi finanse etmesi gibi bir sonuç doğurmaktadır. Sadece bir firmasının Türkiye kadar bütçesi olan ABD’de bile bu oran 2:1’dir. Yani 2 işçi bir emekliyi finanse etmektedir. Türkiye gibi dışarı pahalı ürün satamayan ülkelerde bu oranın 3:1 ile 4:1 arasında olması sürdürülebilirdir. Bizim durumumuz ise kelimenin tam anlamıyla fecaattir.

1.C. İnsanlar Üzerindeki Ağır Vergi Yükü

Ülkemizde çalışan bir kişinin kendisiyle beraber beş kişiyi finanse etmesi insanlar üzerine ağır vergiler konulmasına sebep olmaktadır. Bu düzen sebebiyle yurtdışında 25.000 dolar olan araç ülkemizde 60.000 dolar; 1.000 dolar olan telefon 2.500 dolardır. Mesela Türkiye’dekiler Suudi Arabistan’ı hiç beğenmez ancak umre için Arabistan’da bulunduğum sırada telefonuma Range Rover reklamı geliyordu ve fiyatı 200.000 riyaldi. Yani bir Suud vatandaşının yaklaşık 2.5 milyon liraya aldığı bir aracı bir Türk vatandaşı 15 milyona alıyor. Ülkemizdeki adı duyulmamış tüketim vergilerinin de işçi çalıştıranların ödediği vergilerin de asıl sebebi yukarıda anlatılan durumdur. Hatta bu kadar vergiyle bile bütçedeki açık kapanmamakta, kapanmayan bölüm de enflasyon ve borçlanma olarak tekrar halkın sırtına yüklenmektedir.

1.D. Düşük Katma Değer

Şimdi kıymetli öğretmenlerimiz der ki: Biz bu milletin çocuklarını okutuyoruz. Okuyanlar kalifiye eleman olarak yetişiyor ve ekonomiye böylece katkıda bulunuyoruz. Keşke dedikleri gibi olsa. Eğer dedikleri gibi olsa yani bizim gençlerimiz Avrupa ve Amerika’daki yaşıtlarıyla aynı donanımda yetişiyor ve onlarla aynı katma değerde ürünler üretebiliyor olsalar bu döngüyü kırmamız mümkün olur. Eğer bu 19 milyon işçi Almanya, Tayvan veya İsviçre’deki gibi yüksek teknolojili çip, biyoteknoloji, ileri mühendislik veya lüks otomotiv üretip adam başı yılda 80.000–100.000 dolar ihracat katma değeri üretse, 1 işçi 4 kişiyi rahatlıkla finanse edebilir. Ancak Türkiye’nin ihracatı ağırlıklı olarak düşük-orta teknolojili (tekstil, demir-çelik, montaj sanayi, yaş meyve/sebze) olduğundan işçinin ürettiği toplam katma değer zaten düşükken, bir de bu düşük pasta 4-5 kişiye bölünmeye çalışılınca herkes fakirlikte eşitleniyor. Asgari ücretin genel ücret haline gelmesinin temel sebebi de budur.

1.E. Hal Böyleyken Hala Memuriyetin Kovalanması

Beni bu yazıyı yazmaya sevk eden temel etken 2026 KPSS’ye ortaöğretim, önlisans ve lisans bölümlerinden 4,5 milyon kişinin üzerinde katılım sağlanmasıdır. Yani biz ülke olarak zaten mevcut memur ve emekliye bakamazken ülkedeki 4,5 milyon kişi memur olmak için yarışmaktadır. Bu durum iktisatçı Gordon Tullock ve Anne Krueger’ın literatüre kazandırdığı “Rant Kollama” (Rent-Seeking) teorisinin Türkiye’deki kusursuz bir örneğidir. İktisat teorisinde iki tür enerji harcama biçimi vardır:

1. Servet Üreten Çaba (Wealth Creation): Yeni bir ürün, patent, yazılım, atölye veya hizmet üretirsiniz; pasta büyür.

2. Rant Kollayan Çaba (Rent Seeking): Ortada zaten var olan sabit bir kamu kaynağını veya maaşı kapmak için diğerleriyle yarışırsınız; pasta büyümez, sadece pastadan pay kapmak için devasa bir enerji heba edilir.

Şimdi KPSS’ye giren yaklaşık 5 milyon kişi, sınava harcadıkları çabayı bir iş fikri (yeni bir teknoloji, dış ticaret, üretim gibi) için harcasa ve yüzde 10’u başarılı olsa senede 500.000 yeni girişimcimiz olur. Yüzde 1’i başarılı olsa 50.000 yeni girişimcimiz olur. Ama maalesef sistem gençleri üretime değil, pastadan pay kapmaya sevk etmekte.

Mesela bir fizik öğretmeni KPSS’de ilk 500’e girse ve atansa; ilk 500’e girmesinin ve bu uğurda harcadığı 2 senenin ülkeye hiçbir menfaati yoktur. Aslına bakarsanız kişiye de menfaati yoktur çünkü KPSS’de fizik yok. Aslında 500. olanla 50.000. olanın fizik öğretmeni olmak hususundaki yeteneği ölçülmemiştir. Hatta daha kötü bir fizik öğretmeni atanmış bile olabilir.

Kanaatimce saydığım 5 maddenin en beteri budur. Çünkü bu durum kısır döngüden çıkışımızı her geçen gün zorlaştırmaktadır.

Kendini Besleyen Kısır Döngü

1. Demografik Yük (1 İşçi = 4 Bağımlı) ↓

2. Üretim ve Özel Sektör Üzerinde Ağır Vergi/Maliyet Baskısı ↓

3. Özel Sektörün Güdük Kalması, Düşük Maaşlar ve Kötü Çalışma Şartları ↓

4. Gençlerin Özel Sektörden Kaçıp Kamuya (KPSS) Sığınması ↓

5. Üretici Havuzun Daralması, Kamusal Yükün ve Emekli Sayısının Artması ↓

(Döngü 1. adıma daha da ağırlaşarak geri döner.)

2. NASIL ZENGİNLEŞİRİZ

Probleme dair birtakım mülahazalarımı paylaştım. Şimdi de bu durumdan kurtulmamız için yapılması gerekenlere dair birkaç kelam etmeye çalışayım.

1. Zorunlu Olmadıkça Memur Alımı Durdurulacak, Mevcut Memurlar Daha Verimli Kullanılacak

Şimdi bu konu dillendirildiğinde İsviçre’den falan örnek veriyorlar işte kişi başı şu kadar öğretmen şu kadar doktor düşüyor; bizde durum kötü diye. Burada dikkate alınmayan bir konu var: Biz İsviçre kadar zengin değiliz. Yani çok güzel olur tabi her 10 kişiye 1 doktor, 1 öğretmen, 1 imam, 1 hemşire, 1 polis falan düşse ama biz bakamıyoruz yani durumumuz yok. Mesela şöyle anlayabilirsiniz durumu: Türkiye’de her dört kişilik ailede bir araba olsa iyi olmaz mı? Ama yok. İki araba olsa daha iyi olur ama yok. Mesela Türkiye’de bütün çocuklar özel okullarda okusa, yüzme öğrense, İngilizce öğrense, 10 kişilik sınıflarda okusa iyi olmaz mı? Çok güzel olur ama bizim bunu karşılayacak paramız yok.

Aynı şekilde mevcut sistemdeki memurlara bile bakamıyoruz, sebebini yukarıda anlattım. Buna rağmen ciddi bir rağbet var, bu rağbeti kırmak; insanları aktif fon kaynağı olacak işlere yönlendirmek için yağlı kapı olan memuriyeti neredeyse kapatacak kadar kısmamız gerekiyor. Gerekirse bu uğurda verilen hizmetlerden de feragat edebiliriz. Yani köyde 2 öğrenci var şehirden öğretmen gidiyor yahut servis gidiyor 30km 2 öğrenci için. Biz bu hizmeti veremiyoruz. Dijital dünyanın bize sunduğu imkânlar kullanılarak belki beş memurun yaptığı işi bir memur yapacak hale getirebiliriz. Ehli bu işleri bilir.

2. Ömür Boyu Memuriyet Son Bulmalı, Performans Odaklı Süreli Akitler Yapılmalı

Gençler tarafından bedava para ve ömür boyu maaş garantisi olarak görülen memuriyetin bu özellikleri kaldırılmalıdır. Her birim için ayrı ayrı performans sabiteleri belirlenip beş yılda bir kendi kategorisinin en kötü yüzde 10-20’sinin iş akdi bitirilmelidir. Yerine yenileri alınmalıdır. Bu sistem kadro kalitesini arttırır, memur performansını arttırır. Aynı memur sayısıyla daha fazla hizmet üretimi sağlar. İnsanların memuriyete rağbetini azaltır ve yeni işlere yönelimi sağlar.

Ekonomist Daron Acemoğlu’nun kurumlar teorisinde sıklıkla vurguladığı gibi: Bir ülkenin zenginliğini, en parlak zihinlerinin nereye aktığı belirler.

a- Eğer bir ülkenin en zeki, en çalışkan gençleri (ilk bine giren beyinleri) mühendislik laboratuvarlarına, atölyelere, ihracat şirketlerine, tasarım stüdyolarına akıyorsa o ülke zenginleşir.

b- Eğer bir ülkenin en parlak zihinleri “nasıl 657’ye tabi olur da kendimi ömür boyu garantiye alırım” diye 3 yıl boyunca genel kültür testindeki tuzak şıkları ezberliyorsa, o ülke entelektüel sermayesini kendi elleriyle tüketiyor demektir.

3. Zorunlu Eğitim 8 Yıla İndirilecek, Devlet Sadece Zeki Çocukların Okumasını Finanse Edecek, İlçelere Üniversite Açma Saçmalığına Son Verilecek

Biz okuyan okumayan tüm çocukları 22 yaşına kadar okullarda tutarak hem kaynaklarımızı israf ediyoruz; hem de bu gençlerin iş gücüne katılımını geciktiriyoruz. Zorunlu eğitim için sekiz yıl kâfidir. Sekiz yıldan sonra gelecek vadeden çocuklar ücretsiz okutulabilir ancak herkese bu hizmet ücretsiz sunulmamalıdır. Veli dilerse kendi çocuğunun eğitim masrafını karşılayarak özel okulda okutabilir. Bu söylenenler olursa zaten apartmandan bozma üniversitelere gidecek öğrenci bulunmaz memlekette. Üniversitelerin de bir işe yaramayanları, BİM’e kasiyer yetiştirenleri hemen kapatılmalıdır. Bu üniversitelerin başarı oranını arttırır. Devlet kaynağı kullanan tüm okullar mezunlarının geldiği yerler göz önünde bulundurularak hesaba çekilmelidir.

Yukarıda söylenenler yapıldığında lise ve üniversitelerde verilen eğitim kalitesi artacağı gibi bu okulların diplomaları da değerlenir. Şu an para birimimizde olduğu gibi diplomalarımızda da enflasyon var. Eskinin lise diplomasının gördüğü işi şu an üniversite diploması görmüyor. Çünkü herkes üniversite mezunu. Nasıl bir okulsa halk arasında darb-ı mesel olmuş, “Eşeği bağlasan bitirir.” diyorlar. Böyle olduğu için de mezuniyet beş para etmiyor.

4. Emeklilik Sistemi Güncellenecek, Sürdürülebilir ve Değişime İhtiyaç Duymayan Bir Modele Geçilecek

Ülkede emeklilik politikası insanların seçim kazanma aracına dönüşmüş durumda. Bu berbat uygulama gelecek nesillerin boynuna borç yüklüyor. Bir siyasetçi, koltuk uğruna, beş yıl sonra doğacak çocuğun 25 yıl sonraki emeğinin karşılığını insanlara dağıtabiliyor. Tabi bu yazının konusu değil ama şu kadarını söyleyeyim: Başımızdaki bu sıkıntıların büyük sebeplerinden biri demokrasidir. Bizim ülkemizin demokrasi ile bir yere varması çok zordur.

Vatandaş bir emeklilik sistemine giriyor, diyorlar ki 20 yıl çalış emekli ol. Adam 18. yıldayken siyasiler “Biz bu millete nasıl para yetiştireceğiz?” deyip emekliliği 25 yıla çıkarıyor. Bir sonra gelen 60 yaşında bir sonra gelen 65 yaşına çıkarıyor. Bir sonra gelen belli zümre için 55’e indirip seçip kazanıyor. Şimdi vatandaşın bu şartlar altında rantın peşinde koşmaması mümkün müdür? Herkes en erken emekli olup tabiri caizse devlete sırtını yaslamanın peşinde koşuyor. 5.000 gün prim ödeyip, 15.000 gün maaş almak için meydanlarda bağırıyor. Bir insanın 5.000 gün 1 birim ödeme yapıp; 10.000 gün 3 birim maaş alması mümkün müdür? İşte bu aradaki fark sebebiyle ülkedeki herkes her gün biraz daha fakirleşmektedir.

Sürdürülebilir, prime dayalı, ödenen miktar ve süreye göre ödenecek miktar ve sürenin belirlendiği, tekrar değişime ihtiyaç duymayacak bir emeklilik sistemi getirilmeli ve bu sistem siyasilerin değiştiremeyeceği bir kanuna bağlanmalıdır.

5. Asker, Polis, Savcı ve Hâkimin Sayısı Değil Yetkisi Arttırılacak

Bu kadrolara alım yapılmazsa güvenlik ve düzenin çökeceği genel bir kabuldür. Hâlbuki bu kişilerin yetkisizlikleri ve adeta suçluyu teşvik eden kanunlar sebebiyle mevcut sayıyı arttırsak da sonuç değişmiyor. Bir ülkede bir insan bir, bilemediniz iki kere hırsızlık yapabilmeli. Bir insanın hırsızlıktan 150 dosyası varsa her sokağa bir polis koysanız ne olur?

Güvenlikte personeli sürekli artırmak yerine yetkiyi ve caydırıcılığı artırma yaklaşımı iktisatçı Gary Becker’ın “Suç ve Ceza İktisadı” teorisiyle birebir örtüşür. Bir suçun maliyeti (cezanın ağırlığı ve yakalanma kesinliği) potansiyel getirisinden katbekat yüksek olduğunda, devasa polis orduları beslemeden de asayiş sağlanabilir. Mesela hiç kimse Merkez Bankası’nı veya herhangi bir banka şubesini soymaya cesaret etmiyor. Neden? Çünkü yüzde 99 yakalanacağını ve yüzde 99 vurularak etkisiz hale getirileceğini biliyor. Bugün herhangi bir kişinin evindeki hırsızı vurması suç olmasa hırsızlık bir gecede yarıya düşer. Ve her ölen hırsız, hırsızlığın düşmesine katkı sağlar. Ancak mevcut durumda adam evindeki hırsızı vursa içeri giriyor. Dışarıdaki diğer hırsız cesaretleniyor: Beni vururlarsa hapse düşerler yani yakalansam bile bir şey olmaz. 3 – 5 ay yatar çıkarım. Zaten işsizim, yakalansam bedava yer içer yatarım, yakalanmazsam yolumu bulurum. Hırsız açısından hırsızlık gayet makul bir durum.

3. SONUÇ

Şunu ifade etmeliyim ki bu yazı, bu alanda yazılmış bir denemedir. Üslubu, verilerin temini ve kullanımı hususunda bilimsel bir çalışma niteliği taşımamaktadır. Yazılar kişisel düşüncelerimin yapay zekâ verileriyle desteklenmesinden meydana getirilmiştir. Fakirleşmemizin sebebi sadedinde beş madde ve zenginleşmenin yolu konusunda da beş madde zikrettim. Tabi ki bizi fakirleştiren sebepler ve zenginleştirecek hususlar burada zikredilenlerden çok fazladır.

Cenab-ı Hak, bu necip milletin çok daha müreffeh şartlarda yaşadığı günleri bizlere göstersin. Bu hususta yapmamız gerekenleri idarecilerimize, akademisyenlerimize ve tüm halkımıza ilham eylesin. Âmin.


[1] Adeten.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to top